Aklı Karışıklar İçin Bir Önsöz

“Uygarlıklar hemen her zaman dinsellik tarafından istila edilmişlerdir; ezelden beri bunların içinde yaşamakta, kendilerine özgü psikolojilerinin en güçlü güdülerini buralardan sağlamaktadırlar. Bu durumu tekrar etmek için birçok fırsat bulacağız” (Braudel, 2006, s. 55)

Zihnimde dolaşan düşünceler peşinde koşarken giderek düşünceden ziyade kelimeler peşinden koştuğumun farkına vardım. Bu bende belki bir huydur. Bir kelimenin peşine takılıp o kelimenin bana sunacağı anlamlarla yeni anlamlar üretmek, üretilen yeni anlamın anlamlar içerisinde hangi kalıba sığacağını izlemek belki bir zevk belki de tatmin olma meselesi olarak bende yer edinmektedir.

Giderek artan bir yazamama sıkıntısı içerisinde içimde biriktirdiklerim yahut söylemeye güç yetiremediğim ifadeleri kağıda, dosyalara, kitap kenarlarına yazma durumunun bende hasıl olmasıyla birlikte biraz da yılgınlıkla bütüncül yazılar tasarlayıp duruyorum. Hangi cümlenin kimi zaman hangi yazıya uygun olacağını uzun uğraşlar sonucu keşfediyorum. Konuşmaktan ziyade yazmaya yönelmem bir tercih benim için. Konuşulunca sanki kelimelerin o sihirli anlam dünyası bizler için yok oluyor. Bu yüzden şiirde ısrar ediyorum. Türler arasında belki beni en çok yoran türdür fakat kelimeleri yerinden ederek ve yine o kelimelerin bize sağlamış olduğu nefesle nefeslenmek bir ilkbahar esintisi gibi gelmektedir.

Akademiyanın soğuk ve açık ifadeleri yerinde kişisel ifadelerin samimi, sıcak ve girift anlatım olanaklarını yeğlemem biraz özgünlükten kaynaklı olabilir. Her insan benim için bu yüzden bir ifade biçimidir.

Başa aldığım epigrafın aslında metinle çok büyük bir ilişkisi yok. Kendime aradığım anlamlar içinde bir anlam, yöneltmeler içerisinde savunu. Bir ifade biçimi belki de. Uygarlıkların dünya üzerindeki izlerine giriştiğim günlerin bir yansıması. Bir köken araştırması, bir ne olduğunu farklı bir ifadeden anlama merakı. Bir tür kendini keşfe çıkmanın vermiş olduğu heyecan.

 

Braudel, Uygarlıkların Gramerini yazarken bir tarihin altını üstüne getirmeye çalışarak bir tez geliştirir. Ona göre artık tarih kahramanların değil, uygarlıkların tarihidir. Herkesin bir tür kahraman olduğu günümüzde modernleşmesinin getirmiş olduğu şizofrenik birey kimlikleri kahramanlığı da geçmiş, bir tür süper kahramanı ortaya çıkartmıştır. Bu nedenle de tarih bilimi artık odağına kahramanları değil de bu süper kahramanların ortaya koyduğu ve dünyevileşme adına yaptıklarına bakarak kendini icra edebilir artık.

Hepimiz bir tür süper kahraman olarak modern çağın bize sunmuş olduğu imkanlar dahilinde yaşantılarımızı sergilemeye çalışıyoruz. Yaşantı biçimlerinin de artık bir birine benzediği ve kalıplaşmış ölçütlerde kendimize değer biçtiğimiz bu çağın bir şeyleri yerinden edeceği herkesin malumudur.

Nabokov’un Göz isimli eserinde;

“Oysa ben her zaman korumasız, her zaman inanmaya fazla hazırdır; uykuda bile kendime bekçilik etmekten vazgeçmedim. Var oluşumdan hiçbir şey anlamazdım, kendi kendimin bilincinde olmaktan vazgeçmeme düşüncesi beni deli ederdi ve güvenle ve dikkatle küçük işleriyle meşgul olan o sade insanları – memurları, devrimcileri, dükkâncıları- kıskanırdım. Benim öyle bir kabuğum yoktu…” (Nabokov, 2014, s. 14)

Bahse konu olan insan psikoloji her birimizin defalarca düştüğü bir durum değil mi?

 

Bilal Can

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Kürtlerin Habitus’u ve Havaya Uçurulan Köprüler

Günümüz sosyolojisinin temel kuramcılardan olan Bourdieu, sosyolojik metodolojisini ortaya koyarken genel kabullere yönelik eleştiriler getirerek kendi teorisini geliştirir. Sokrates’in kendini at sineği olarak görme durumu Bourdieu’da toplumu rahatsız edici bir tipoloji geliştirmeye yöneltmiştir. Ona göre sosyologlar rahatsızlık vermeli, bu rahatsızlık da bilinçsiz kalınması yeğlenen şeylerin duyurulup, bilinç seviyesinin yükseltilmesiyle mümkün olabilmektedir.

Bourdieu denilince akla gelen ilk kavramlar genel kanıya göre “alan ve habitus” kavramıdır. Alan kavramını oyun kuramıyla açıklamaya çalışır. Hatta tamamen bir kart oyunu olarak anlaşılabilir bu. Bu oyunda her oyun gibi olması gerekli temel unsurlar vardır. Bunlar; oyuncular, oyuncuların ortaya koydukları ya da öne sürdükleri kozlar – yatırımlar – sermayeler, çıkar amaçları, stratejiler, direkt olarak ifade edilmeyen kurallar, herkese dağıtılan kartlar vardır. Oyuncular bu dünyadaki farklı farklı amaçları olan gruplardır. Öne sürdükleri ise yatırımları, sermayelerdir. Bu oyun kuramında en önemli unsur, oyunu belirleyen unsur alan unsurudur. İşte bu alan Bourdieu’nun bahsettiği stratejilerin, rekabetlerin, savaşların yapıldığı yerdir. Habitus ise her ne kadar Bordieu ile yaygınlık kazanmışsa da bu kavramın temelleri Aristoteles’e kadar gider. Habitus kavramı tıpkı Thomas Kuhn paradigma kavramı gibi geniş anlamlara sahip bir kavramdır. Biz meseleyi daha uzatmadan ona kısaca “içselleştirilmiş eğilimler” deyip geçeceğiz.
Okumaya devam et

bilal can içinde yayınlandı | Tagged , , | Yorum bırakın

Nerede Olduğumuzu Belirten Şiir

k harfinden gülümsedin sen sesinde zakkum ağaçlarının salınışı
hiç parasız kaldın ve söylemedin bunu yüzümüze bir burjuva gibi
oysa bizim safımızdaydın ve bu hayallerle hayallerimiz aynıydı
algılamıyorduk açtık kendimizden geçmiştik öpüşen ellerimiz vardı
şarkılar söyleyen ya da söylediğini sanan dudaklarımız
sesimize ilişen bu çığırtkan nara
bu ara
bu ağrı
bu tatvan batman bu bilmem hangi deniz kıyısı bu işte durmadan
durmadan çarpa çarpa diyarbekir yolunda ilerlerken görmelisin
görmelisin mesela adıyaman türküsündeki sesin titremesini
bir güzele zebun etti bize işte gönül

asi kıvrımında orhun ve selenga ırmakları
dişimize dokunur bir kertiği alamadık hâlâ şarkıdan
kapılmıştık viyadüklerde otobanların o uykulu kamyoncuları
o uykusu gelmiş o ardında hayatlar getiren ve götüren otobüslerde
bu yüzden belki de bu yüzden bir yol şiiri gibi beslemeliyim içimi
gidişe hazır mısın birlikte

gidişe yani o kımıltılı minik harekete aslında de gibi saklar içinde
bir teşviki bir hazırlanışı bir direnci duvarlarla
duvarlarla marşlar söyleyerek marşlar bütün kanımızı delişmen
marş dinleyen yok artık bu devirde biz eski tetikler eski terlikler
eski eskiler biz bir baltaya sap yok buna şahit tutmayacağım sizleri
biz bir cim gibi dal gibi ha gibi salınır ve çıkarız rüyanızdan
rüyalarınızdan adım başı bir çocuk gibi ölerek bir kurşuna gelerek

biz maldivlerden değil madagaskardan değil torontodan değil
çölden suriyeden gazzeden ısrarla balkanlardan yani kendimizden
yani apansız düşen bombaların yurdundan yani yudum yudum suyu
yani kerbalayı şimdi zülfikârı şimdi sapanı ve taşı şimdi yumruğu
geldik ve yoğrulduk biz tatil ülkelerinden değil disneylanddan değil
westernden değil biz çöllerden geldik bir çöl besledi bizi çöllerden
esmer tenimizle modern insana söyleyeceklerimiz var

bu yüzden de buradayız işte
belirtiriz.

Bilal Can

bilal can, edebifikir.com, şiir içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Yüz Setreylemez Hiçbir Gerçeği

Aziz şehir!

İsmini sözlüklerde beslediğim, gümrah ikindiler, serin rüzgârlar… Ansızın perdelerini çeker üzerimize gök. Yüzün bin türlü kehanet saklar, yüzün bin türlü acımak. Yüzün fedakârlığın kendisidir.

Yüzünden solurum bu yüzden hayatı, yüzünden ta derinime, çıkılmaz sandığım her yol aslında bana çıkar olur yüzünle, tarihin arka odalarını deşip çıkardığım onulmaz yaralarıyla bir milletin tarihsel yenilgisini yeniledim içerime. Yüzün her gündönümünde içimin mahşerini ayaklandıran.

Yüzün ayrı bir gece, peşine düştüğüm gecelerin sabahına ulaştıran yol ve o, o kadar bir yol ki peşinden sürüdüğüm hatıralarım, resimlerim, yanılgılarım, acılarım, hüzünlerim, sevinçlerim, dilime perçinlenen yarım yamalak ıssız şarkılarım, her biri ayrı gelir, her biri apansız sürer gider, her biri penceremden ta içerime, en içerime, derinlerimde salınarak bekletir savaşları.
Okumaya devam et

bilal can, deneme, edebifikir.com içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Edebiyat Sosyolojisinin Türkçesi

Toplum olarak edebiyatı seven, edebiyat ile haşır neşir olan bireyleriz. Edebiyat hayatımızın her sahnesinde, her bürokratik işlerimizde, her köşe başında bize kendini gösteren, kendini tattıran, kendinden bir şeyler katan temel bir unsurdur. Evet unsurdur diyorum. Bunu çekinmeden, yaya yaya söylüyorum. Edebiyatı seviyoruz, lakin bu sevme sadece sevmekten ibaret. Daha öteye geçmiyor. Edebiyatı sevme biçimimizin sadece sevmekten öteye geçmemesini okumayışımızla ortaya koyabiliriz, ya da edebiyatın günlük dilimizde “okuduğunu anlama, anladığını yorumlama kabiliyetinin” neresinde durduğumuzla gösterebiliriz.

Yapılan tüm istatistikî çalışmalar hep bir pembe yalanın yansıması olarak durur bende. Çünkü yalanlar rakamlara değdirilince daha gerçekçi olabilmektedir. Yüz kişiye sorup elli olumlu cevap alabilme kabiliyeti olan anketler okuma oranlarının belirlenmesi konusunda çok yeterli veriler sunmamaktadır bizim toplumumuzda. Çünkü bizim toplumumuz beğendiği bir kitabı amcasına, teyzesine, dayısının oğluna, teyzesinin kızına, kardeşinin oğlunun da vererek aynı kitabın okunmasını sağlamaktadır. Bu bakımdan ülkemizde edebiyatın sosyolojisi yapılırken toplumun “nevi şahsına münhasır” özellikleri göz önüne alınarak okuma, yazma, söyleme biçimleri de göz önünde bulundurularak yapılması gerekmektedir.
Okumaya devam et

bilal can içinde yayınlandı | Tagged , | Yorum bırakın

Yaşamak Ezbere Yenilmektir Şimdi

ı.

ölüm gibi derin ve engin bir kelimenin sonu mu olur
kendimizden geçeriz kendimiziz kendimizden kendimizi geçiririz
uzak deriz mesela ağrımıza uysal bir mevsim bulamayız
uzak demişsek biz kendini yakan ateşler içinde aylak bir bulut
kendi güruhunda can veren papatyalar kelebeğin son nefesi
veciz ırmaklar kurarız avuç tasımızda başı felaket
bir gitmiş bir gitmemiş kimsin nesin
haciz düşer gibi düşmüş gökten kar gökten kar
içkin bir dikiş gibi yağmış üzerimize.
Okumaya devam et

bilal can, şiir içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Hiçbir Esrar Yok Sessiz Göğümde Martı Çığlıklarından Başka

bir renk dileniyorum oysa mavidir göğün telaşı
sessiz rakamlar geçiyor üst kesiminde düşüncelerimin
akşam diyorum
o lekeli camlar ardında gülümseyen
o garip heyula
o ortaçağ kiliseleri kadar karanlık
bir bazilikada ya da helenistik dönemden kalma

ağrıyacak başımın seferini başlatan
yaralı heykeller

yaralı kuşun şarkısını kanatlarından dinledim
canı yanan son gölgeye sığınıyordu yalnızlık
başını sokağa yaslamış kalabalıklarda şehir
adımını kimsesizlerin yüreğine atıyordu
farklı bir kalabalık içinde yaşarken herkes
martılar çöle kaçıyordu
Okumaya devam et

bilal can, edebifikir.com, şiir içinde yayınlandı | Yorum bırakın