Arşımızın direkleri hala benzemez telgrafın tellerine


… Sözümüz kendi gönlümüzden uzaktaki ve yakındaki tüm geceyi bilenlere armağanlıydı…

Ahir ömrün sürgün sevdalılarından kendimize pay çıkartırız. Şehrin varoşlarından, bozuk yollarından, çöp yığınlarından, teneke evlerinden bizim de duamız olur. Niyaz niyaz çekeriz dilimizde okunaklı bir duha. Dilimizde affuvun tuhibbul. Dilimizde velfecr. Dilimizde ‘’nefsine zulmedenlerden oldum sen affet Ya Rab’’

Gözlerimiz çekik gözlü bir Asyalının gözleri olabilirdi. Çekilmiş yolların dünyanın diğer ucundaki sabit hatların üzerine konan bir çift kartal gözü de. Gözlerimiz bir gelinin gözleri de olabilirdi. Kınalı ellerini arşa açarken mutluluk ve güzellik isterken…

Biz yoğrulmuş bir hamurun nerden geldiğini unutmadık. Buğday tanelerinin yaz güneşi altında nasıl olgunlaştığını ve değirmende niyaz niyaz una dönen nimeti. Unutmadık suyun azizliğini o kalbimizin diğerkâmlığından bir kalenderlik besliyordu.

Arşın direklerinin telgrafın tellerine benzemediğini bilenleriz. Savrulmasın diye dünya yere çakılan koca ve heybetli dağların etrafında say’a tutulduk. Su ararken bir İsmail tedirginliğini yaşadık. Boynumuz kıldan inceydi bu yüzden. İsmail olmaya geldik uzattık başımızı o ilahi emre.

Dilimiz dillerin rengini taşırken bir Kudüs güzellemesi yazmak boynumuz borcuydu. Mostar’ı çağırdık sesimize. Sesimiz büyük ve dingin bir ırmak gibi kendi âleminde akarken en çok dervişliği yâd ettik. Kandahar ve Gobi sesimize kulak verenlerdendi. Kurak ve yakıcı bir çöl iklimi paklardı bir aşığı belki. Belki de sesimize savaşlar kulak vermeliydi. Bu gün Bağdat’da Afganistan’da, yarın Meksika’da Arjantin’de diğer gün Vietnam’da Hiroşima’ da. Zamanın ilerisini gerisini katmadan sesimize yankılanması için dik tepelere çıktık.

Ellerimizde borazanlar yoktu. Gönlümüz yıldırımları taşırken bulutlanan gözlerimiz elbette yağmuru salacaktı yer âlemine. Gitmediğimiz ülkelerin ve şehirlerin yalnızlığını yaşıyorduk. Arşımızın direkleri hala benzemez telgrafın tellerine. Taşlarla gidiyoruz. Taş gemileri yüzdüren denizlere büyük adımlar atarak. Kendi taşımızı taşıyorduk taşlık bölgelere.

Ruhumuz taşlaşmış cesetlerin arasından geçerken herhangi bir şehir rüyası besledik her zaman. Utancımız her gelinlik kızın boynunun borcu oldu. Bedenimiz doğduğumuz yerin sürgünü. Şarkımızı söyledik suyu geçerken. Nakaratı olabilirdik uzun boylu balabanların, kırık sazların.

Olabilirdik. İşçilerin ve memurların herhangi bir yol güzergâhında simit satan, yol satan, saat satan. Ellerimizden ne geldiği değildi ne gelmediği idi ellerimize yakışan…  Beslenme saatleri dışında acıkmamız belki de teneffüs zilinin geç çalmasındandı. İhtiyar zamanların perişan güzelleri gibiydik. Hem rakiptik hem de aşık. Bunu dillendirdik uzun boylu yalnızlığımızda.

Çağırdık isra ilinde yetim kalmış çocuğu. Ve ellerindeki toprağı Tur’dan toplamışı… Hangi yağmur ferahlatır yaralı gönlü dedik. Hangi yağmur yaralı bir gönlün matemini hicran renkli bir huri tebessümüne boyar dedik. Dedik ve sustuk. Gözlerimiz hala semanın ezberini dik tepelerden öğreniyordu. Öğrendiğimiz bize azap olarak katılıyordu.

Bilal Can

Reklamlar

About bilal can

Dumlupınar Üniversitesi Sosyoloji Yüksek Lisans Bölümü öğrencisi. Kitaphaber.com.tr 'nin kurucularından, Kütahya'da ikamet ediyor, çay ocaklarını dolaşıyor, acaip derecede sıkıcı kitaplar okuyor. iletişim: bilalcan7250(@)gmail.com
Bu yazı bilal can, deneme içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s