Quis rides! De te fabula naratur!*

*Ne gülüyorsun anlattığım senin hikayen [Horatius]

Kendine yakışacak şeyler arıyorsun. Kendine yakışanı nasıl da biliyorsun. Kendine yakışmayan şeyleri ayıklayarak bir elemeye tabi tutuyorsun. Bu olur derken bir yandan da diğerini öteliyorsun, ötekileştiriyorsun.

Seçim hakkını kendinde barındırarak bir şeyi kabul ediyor diğer şeyi red ediyorsun. Oysa bu yaptığın tüm şeyler kişisel bir tercihin sonucu. Sen neye göre yakışandır derken diğerine yakışmazdır diyorsun? Bunu senin kişisel kanaatin belirliyor. Rüşdünü ispat için belki de bunu yapıyorsun.

Ben’i ortaya koyup “buradalığını” gösteriyorsun. Belki de biricikliğini, eşsizliğini yani “aura”nı oraya koymaya çalışıyorsun.

Bilmediğin soruların bilmediğin cevapları var. Bu gecikmiş bir yargı gibi zihninde durmalı. Gecikmiş bir bilinmezlikle seni rahatsız edebilir, seni aklına çakılmış bir paslı çivi gibi huzursuz edebilir. Bilmiyorsun çünkü, bilmediğin için bu sana iyi de gelebiliyor olabilir. Bilgi azaptır çünkü. Bildikçe çoğalıyor, öğrendikçe genişliyorsun. Fakat bilmediğin şey seni kısmen huzursuz edebilir. Bu bildiğinin karşısındaki huzursuzluktan daha azdır, daha hafiftir.

Tükeniyorsun. Modern olmakla huzurlu olmak arasında fark var. Sen modernleşmek derdindeyken içinin huzursuzlaşması çöle bir bahçe kurmak gibidir. Dünya çölleşmiş, beton blokların, plastik ağaçların, yapmacık duyguların, yoğun bir biçimde genişlediği bir diyardayız artık.

Etrafımız savaş tamtamlarıyla yankılanıyor. Artık proleterler değil ezilen, sömürülen, artık sadece bir gurup değil üzülen, üzülen evet toplu kıyımlarda adına üzünç denilen his, unutulmuş bir üzüncü yaşıyor insanlık sanki.

Sınıfsallığını yitirmiş bir toplumsallık içindeyiz. Nereye çıksak bir aklı mamur diğer aklı serap görmüş beyinlere rastlıyoruz. İçimizdeki kimsesizliği azaltmıyor hiçbir şehir. İçimizdeki sessizliğe ses olmuyor hiçbir şarkı. Artık arabeski atlattık, artık jazzın solo parçalarına kulaklarımız eski ritmini yakalamıyor. Ne ezilenler bizim ezilenlerimiz oluyor ne ezenler. Artık tek kişilik bir tiyatrodayız. İzleyeni biz oynayanı biz. Modernliğin dikta ettiği şeyi damarlarımıza kadar hissediyor, gittikçe yalnızlaşıyoruz.

Sosyoloji, insanlığın acılarını dindirmeye yaramazsa bir saatlik emeğe değmez. Diyor Durkheim. İyotlaşmış beyinlerimiz bunu algılama güçlüğü yaşıyor. Hiçbir algımızı artık eskisi gibi işlev görmüyor. Acılar çoğalıyor, toplumsallığımız artıyor fakat gittikçe yalnızlaşan bu halimiz neyin eseri. Nerden peydahlandı olanca kalabalıklığıyla bu yalnızlık.

Artık toplu acıları bireysel olarak hanelerinde yaşıyor insanlık. Ortak bir acı fakat bireysel bir üzünçle. Sessiz bir yığınla. Tam da Baudrillard’ın dediği gibi: sessiz yığınların gölgesinde ya toplumsalın sonu ile. Sessizleştik fakat bu sessizlik içten bir kanama gibi içimizin yankısına ortak olacak bir şeyler arıyor. İçimiz sessizleştikçe dışımız tüm gürültüleri ile ortaya çıktı. Tüm gürültüleri bu sessizliği dindirmek için bir çare diye katık ettik kendimize fakat çözüm olmadı hiçbir ses içimizdeki sessizliğe.

About bilal can

Dumlupınar Üniversitesi Sosyoloji Yüksek Lisans Bölümü öğrencisi. Kitaphaber.com.tr 'nin kurucularından, Kütahya'da ikamet ediyor, çay ocaklarını dolaşıyor, acaip derecede sıkıcı kitaplar okuyor. iletişim: bilalcan7250(@)gmail.com
Bu yazı bilal can, makale içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s