Rahatsız Denemeler IV


Başlangıç için ilk kelimemi seçmiş değilim. İyi bir başlangıç olsun istiyorum. Sarsan ve nicesi için güzel bir gidişat tasarlıyorum. Öyle bir başlangıç olsun ki hayattan kopuk olmasın, akan bir su gibi derinden ve narince yatağını bulup aksın. Bunu kimseye belli etmeden ne beyaz sayfaya işlenen siyah harflerle ne de siyah harfleri yurduna alan beyaz sayfalara beyazın ve siyahın aslında göreceli bir şey olduğunu belirleyerek “sen siyahsın oğlum” bunu iki defa tekrarlayınca farkına vardım şiirselliğin.

Şiirsellik beyaz ile siyahın ayırtına varmak için orta bir rengi reddetmektedir. Siyah olmak beyaz olmanın gerekliliğinden dolayı değil, siyah olmak veya beyaz olmak tercihen istifade edilecek edinim değil, verili tarafı olan işlevsel durumun izahatıdır.

Sen siyahsan diğeri normal olarak “beyaz” olacaktır. Bunu engelleyemezsin. Buna herhangi bir şey diyemezsin. Buna; yani izafi bir dal hece, gece gece belirgin düşmüşse yanağıma yani başımın herhangi bir yerine o zaman bunu düşünebilirim. Bunu, yani apansız üzerimize çöken o havayı, buram buram, bunu yani gördüğüm ve içimde bir kördüğüm olanı, kendine çekeni ve “ben”i dışlayanı, beni benden alanı, beni bensizliğe sürükleyeni. Bu benle benim başımın belada olması kendimi rahatsız olarak atfetmemden dolayı değil bilakis kendimle bir meselem olduğu için bir uzlaşma aradığım içindir.

Oysa yaraları oluyor insanın. Bunun normal olduğunu söylüyor büyükler. Derdin olmasını. Derdin olmasını önemsiyorlar. Bu dert biz yaşadıkça başımızda olacak. Bu dert bizim ten renklerimizden bizi anlatacak.

Bize bizim dillerimizden bağlanacak. Türkçe konuşup Kürtçe ağlayacağız, Boşnakça türküler söyleyip Arapça gülümseyeceğiz. Kabilelerimizle dünyaya kurulacağız. Bizim bir yerimiz var mı?

Dünya esriyor. Bu cümleyi kısa vadede uzun anlamlar çıkartmak için yasladım sayfaya. Çok da narin durdu aslında. Dünyanın esrimesi baş ağrıma katkı sağlayan gürültüler dolayısıyla belirdi.

Müzmin ve bir o kadar da sert. Bir demir kütlesinin başıma değerkenki sesine değil de acısına şahit tutarak geceye sarıldım. Parmaklarımda hala yarım kalan şiirlerin mürekkep izleri var.

Yer isimlerini mimleyerek buradayım diyorum. Oysa olmadığım kentlerin sabahlarında uyanıyorum. İnsan hem yer hem de zaman içerisinde koşabilir mi? Bu bir metafizik seğirme sanki.

İçerimde keşfedilmeyi bekleyen hala sayısız şehir, dip bucak arıyorum, bir telaş içerisindeyim, sabahın yorgunluğunu geceye taşırken en çok da şiirin sesinde duruluyorum.

Reklamlar

About bilal can

Dumlupınar Üniversitesi Sosyoloji Yüksek Lisans Bölümü öğrencisi. Kitaphaber.com.tr 'nin kurucularından, Kütahya'da ikamet ediyor, çay ocaklarını dolaşıyor, acaip derecede sıkıcı kitaplar okuyor. iletişim: bilalcan7250(@)gmail.com
Bu yazı bilal can, deneme içinde yayınlandı ve , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s